14 Eki

The Banishment

İnsanın kendisiyle hesaplaşma süreci taşrada ve kent yaşamında farklı süreçlerde işler. Andrei Zvyagintsev de, Sürgün1 adlı filminde ilişkilerindeki bağları kopma noktasına gelmiş bir ailenin kentten taşraya yaptıkları kısa tatillerinde giriştikleri hesaplaşmayı çok çarpıcı ve metaforik bir anlatımla bizlere sunuyor. İlk filmi Dönüş‘te2 olduğu gibi insan doğasına, ailevi sorunlara  çok sert, soğuk ve sarsıcı bakışlar fırlatıyor. Dönüş‘le bağlantılı okuma yaparsak; yönetmen doğayı hesaplaşma sürecinde mekan olarak kullanmayı tercih ediyor. Doğanın (insanın en ilkel ve ilk yerleşim yerinin), kişinin tüm sevap ve günahlarını tüm açıklığıyla ortaya sermeye yarayan yapısıyla alakalı bu da. Kentin hengamesinde yüzlere takılan yalancı belki zorunlu maskelerin, birer birer düşmeye başladığı, insanın çıplak doğasıyla başbaşa ve savunmasız kaldığı; kirin, pasın, yalanın, saklı olanın gizlenecek halinin kalmadığı bir ortam çünkü doğa.

Hikaye birkaç koldan ailenin içinde bulunduğu çıkılması zor buhranı ele alıyor. Bu farklı bakışlarla hem  topluma, aile kurumuna ve sisteme sert eleştiriler yapıyor hem de geçmişten geleceğe uzanan bir seyirde kronikleşmeye başlayan büyük sorunlara işaret ediyor. İlk olarak Ivan’ın abisiyle olan diyaloglarından anlıyoruz ailesindeki çatırdamaların kaynaklarını. Nerdeyse genlere işlemiş bir umursamazlık söz konusu ailenin geçmişinde. Hayatını yasadışılığa ve bağnaz bir kaderci anlayışa bağlamış abi modeli toplumdaki sorunların, sosyal çöküşün bir parçasının metaforu sanki. Ivan ve eşi, çağımızın ilişkilerdeki en derin sorunu iletişimsizlikten ve yabancılaşmadan mustaripler. Ki kadına eşiyle konuşamama sıkıntısı, hayatı pahasına oyunlara girişme gücünü ve çılgınlığını veriyor. Çocuklar, pamuk ipliği zayıflığındaki bağların sıkıca sarınılan can simitleri işlevindeler. Bu noktada taraflara biçilen roller çok önem taşıyor. Kadın ilişkiyi kurtarma adına tüm cesaretiyle savaşırken; erkek kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmekten korktuğu için derin sessizliklere kaçıyor, çaresiz, sert ve yapmacık çıkışlar yapıyor, pişman olacağını bile bile hatalarıyla yüzleşmekten kaçıyor. Ailenin erkek ve kız çocukları ise ebeveynlerinin yansımaları gibi. Olaylar karşısındaki aldıkları tutumlarla, büyüdüklerindeki hallerini tahmin edebiliyorsunuz. Bu da yönetmenin bilinçli bir tercihi. Toplumun ve aslında sistemin gitgide mutsuz bireyler ve aileler ürettiğini simgeleştiriyor.

Yönetmen durağan gibi görünen anlatım yapısına rağmen, detaylara indiğinizde kesinlikle sıkıcı olmayan bir sinema dili kullanıyor. Uzun plan sekanslarda dahi bir hareketlilik var. Karakterlerin altında yitip gitmeye başladıkları enkaza ilişkin tablo görselliğindeki çerçevelemeler, beyinlere kazınan resimler oluyorlar. Özellikle çiftin yatakta geçen, ilişkilerindeki parçalanmışlıklarını, o denli yakınlıkta aradaki aşılamaz ve onarılamaz mesafeyi anlatan harika ve iç kanatıcı sekans unutulacak gibi değil. İletişimsizliğin böylesi sarsıcı görüntüler ve oyunculuklar eşliğinde, mekanın bir nevi bu iletişimsizliği yansıtıcı bir ayna işlevi gösterdiği, sinema tarihine kazınmış başka bir sahne var mıdır, bilinmez.

Filmin sonunda olayların sadece tek bir bakışla kavranamayacağına vurgu ve önyargılara, algıları dış dünyaya kapatmaya sert eleştiriler yapılıyor.

Filmin son bölümüne doğru bir nevi medidatif etkiye sahip; uzun, şiirsel, mistik ve olaylara kısa bir özet niteliğindeki metaforlarla bezeli sekans dahi çok önemli bir işleve sahip. Hem psikolojik anlamda sert ve vurucu diyebileceğimiz bir konunun ağırlığında kısa bir rahatlama hem de çok yoğun felsefik açılımlardan sonra daha sakince bir beyin jimnastiği yapabilme işlevi sunuyor. Birbiri ardına akan insana ve doğaya ait efsunlu, tablo görselliğindeki görüntüler içlerinde gerçekten de filme dair küçük ama çarpıcı ipuçları barındırıyorlar.

Filmin sonunda ise olayların sadece tek bir bakışla kavranamayacağına vurgu ve önyargılara, algıları dış dünyaya kapatmaya sert eleştiriler yapılıyor. Duyguları yok sayarcasına yapılan bir hatanın nasıl geri dönülemez felaketlere yol açabileceğinin kanıtı sanki.

Zyganitsev sineması ağır, sıkıcı, kapalı ve gereksiz yaftalarını çokça yiyecektir ama sinemanın çok gizli hazinelerine ulaşmak için gözlerini karartan ruh maceraperestlerinin değerini bildikleri bir sinemacı olma yolunda ilerliyor. Onun sinemasının, insan doğasının kusurlarını bir bir yüzümüze çarpan soğuk, ironik ve buz gibi eleştirilerine biz de en çıplak ve savunmasız halimizle, yüreklice bakmaya dayanabilir miyiz acaba? Kim bilir!

Yönetmen: Andrei Zvyagintsev / Senaryo: Artyom Melkumian, William Saroyan (kitap) / Oyuncular: Konstantin Lavronenko, Aleksandr Baluyev, Maksim Shibayev, Maria Bonnevie / Yapım: Rusya, 157dk (2007) Orjinal İsmi: Izgnanie

  1. The Banishment []
  2. The Return []

Yorum yaz

E-postanız katîyen yayınlanmayacak ve paylaşılmayacak. Doldurulması gerekli alanlar * işaretiyle işaretlenmiştir.

*
*