Quantum, Casino Royale’in bittiğinden hemen sonra nefes kesici bir araba kovalamaca sahnesiyle açılıyor. Daniel Craig’in kimilerinin gözüne batıp batıp duran sarı saçları ve mavi gözlerini tekrardan Bond olarak izlediğimiz filmin heyecanlı açılış sekansı biter bitmez, Bond’un bir hayli hırpalandığı çatı kovalamacası, hemen ardından da tadilatta olan bir binanın iskelesinde, sizi koltuğunuzdan düşürebilecek kamera hareketleriyle süslenmiş bir aksiyon sahnesiyle daha adrenalin yükseliyor. Ve buralarda bir yerlerde, araya sıkıştırılmış bir jenerik var. Casino’da da benzer bir animasyonla filmin intro’sunu izlemiş, jeneriği böyle renkli bir şekilde vermelerine hayran kalmıştık. Quantum’da ise, eski Bond ruhuna tutunurcasına, retro bir tarzla oluşturulmuş, kumlardan şekillenen kadın bedenleri, Bond’un tabancası, petrol göndermeleri gibi öğelerin yer aldığı harika bir intro var.

Film, Million Dollar Baby (Milyonluk Bebek) ve Crash’in (Çarpışma) (bonus olarak bir de TV dizisi The Black Donnelys’i yazmış, ancak dizi tutmayınca iptal olmuştu) senaristi Paul Haggis’in elinden çıkma. Ayrıca The World Is Not Enough (Dünya Yetmez), Die Another Day (Başka Gün Öl) ve Casino Royale gibi önceki Bond filmlerinde çalışmış ayrılmaz ikili Robert Wade ve Neal Purvis de yazar kadrosunda. Bu üçlünün ortaya çıkardıkları senaryo, en iyi Bond filmlerinden birinin temelini oluşturuyor. Quantum’un farklılığı; filmin görselliğindeki retro-modern estetiğinden, çaresiz insanların ve doğal kaynakların üzerinden politik çıkarlar güden densizlere attığı taşlardan, ciddi anlamda seyirciyi farklı boyutlara sürükleyen aksiyon sahnelerinden ve Bond serisine getirilmiş en radikal, en yenilikçi, hatta cesur Bond karakterinden kaynaklanıyor.

Quantum’un farklılığı bununla bitmiyor. Daniel Craig’in, Bond filmlerinin aniden geçirdiği (bu sebeple bazı insanları sinirlendirdiği) değişimi uygun bir oyunculukla tamamlaması; beni sevindiren bir başka nokta. Craig’in abartısız, son derece duruma uygun düşen, kararlı oyunculuğu çok tatmin edici. Ayrıca dediğim gibi senaryonun, Bond’un karakterini eleştirmeye, analiz etmeye, biraz üzerinde değişiklikler yapmaya, onun sınırlarını zorlamaya eğimli bir yanı var. Bu sebeple, Craig gibi bu değişimi yansıtabilen, anlayabilen bir aktörün seçilmiş olması çok büyük bir başarıdır.

Gelelim filmin en büyük sorunu olarak görülen politik tarafına. Anladığım kadarıyla bu politik sürecin, bu alt metin, bir yan öykü olarak kullanılan su kıtlığı olayının; daha öne çıkması gerektiğini düşünenler, izledikleri filmin bir Bond filmi olduğunu unutarak böyle saçma halüsinasyonlar görenler var. Ama olabilir, filmin bir kısmı çölde geçiyor, normaldir. Etkilenmiş olabilirsiniz.

Bir Bond filmi. Evet. Amacı eğlendirmek, kötüyle iyinin arasındaki savaşı milyonuncu kez perdeye yansıtmak. Bu filmin eğlendirirken düşündürmeye ihtiyacı yok. Öyle bir duruş da almıyor. Aslında dediğim gibi, öykü bazında bakıldığında; filmin en büyük amacı Bond’un kişiliğini, karakterini eleştirmekmiş gibi geldi. Çünkü her ne kadar aksini söylese de Casino Royale’deki aşığı Vasper’ın intikamını alıyor, onun ölümü yüzünden acı çekiyor, bu da onu daha karanlık, daha sınırları geniş biri olmaya zorluyor. Bond, belki de ilk defa bu kadar acımasız, bu kadar sert ve karanlık yansıtılıyor perdeye. Yani petrolmüş, suymuş, kıtlıkmış, bunlar yalnızca alt metin, verilen yan mesajlar.

Filmin yönetmeni Marc Forster ise, aksiyon türüne fazla yakın olmayan, ancak bakıldığında, sanki usta bir aksiyon yönetmeninin kamerasından izliyormuşuz gibi bir izlenim veren başarılı bir iş çıkarmış. Geçen yılın The Kite Runner’ı ve daha öncelerden Monster’s Ball ve Stranger Than Fiction gibi filmlerle adını duyurmuştu. Dediğim gibi, aksiyon sahnelerindeki ustalığı göz kamaştırıcı ancak, işi sanatla harmanlamayı da çok iyi bilmiş. Örneğin bir opera sahnelenirken sahne arkasında Bond’u, adamların peşinden koşarken görüyoruz ve silah, çığlık sesleri boğuklaştırılarak, önplana operadaki müzik yerleştirilmiş. Gerçekten mükemmel ve vurucu bir sekans bu.

Dünya’nın etrafındaki kovalamaca, enteresan bir modernlik kavramıyla, minimal bir yapıyla işlenmiş. Filmin çekiminde kullanılan binalarda, insanların giysilerinde ve davranışlarında bu ilginç yaklaşımın izlerini bulmak çok kolay.
Yalnız hiç şikayetim yok değil. Bond’un yeni kızı, Camille karakteri, hiç olmamış. Olga Kurylenko’nun sırtındaki soyulmuşluğu gösterme çabasından ziyade, bu çirkinliği yadırgamaktan arta kalan zamanlarımda incelemeye fırsat bulduğum oyunculuğu ise yerlerde. Son derece zorlama ifadeler, duruşundaki, bakışındaki amatör oyuncu havası, fiziksel olarak güzel bile olmayışı; son derece rahatsız edici unsurlar. Yani güzel olmayabilirsin, sırtın soyulmuş olabilir, insanlık halidir. Ama eğer oyuncuysan rolünün hakkını vermek zorundasındır. Ben erkek halimle gidip Camille karakterini canlandırsam daha iyi canlandırırdım.

Son olarak Judi Dench’in M’inin anaç tavırları, Bond ile aralarındaki ilişki, her zamanki gibi güzelce işlenmiş. İki oyuncu arasındaki elektrik ise gayet tatmin edici düzeylerde. Dench’in ise kusursuz bir M olduğunu belirteyim.
Dediğim gibi, daha karanlık bir Bond’u görebileceğiniz, aksiyon sahnelerinde nefesinizin kesileceği, genel olarak iyi oyunculuklarla ve sağlam bir senaryoyla süslenmiş 22. Bond filmi, neredeyse mükemmel. Mutlaka izleyin, kararınızı kendiniz verin.

Yönetmen: Marc Forster / Senarist: Paul Haggis, Neal Purvis, Robert Wade / Oyuncular: Daniel Craig, Mathieu Amalric, Judi Dench, Olga Kurylenko, Giancarlo Giannini / Yapım: İngiltere, ABD, 106dk (2008)

1 yorum var
Kalıcı Bağlantı
Demek Quantum of Solace mükemmel bir Bond filmi. Demek Bond havalıdır, hikaye sadece alt metinden ibarettir ve Bond karizmaysa işte tamamdır.
İşte öyle değil!Asıl konu Bond ise filmin denge unsurunu gözetmesi gerek.Bond’un belki ne çok sağlam, stratejilerle örülü bir hikayeye, ne de müthiş aksiyon sahnelerine ihtiyacı var. Ama madem ki Bond yenilenmiş ve karizmatikleştirilmiş haliyle karşımıza, işte o vakit imaj herşey olmuyor. Reklamda güzel duruyor o slogan ama Bond’da fena halde sırıtıyor.
Foster Bond’u topal bırakmış. Tektipleştirmiş, tüm olaylardan izole etmiş, dengesiz başıbozuk bir hale sokup sokup çıkarmış. Bond avare avare ortalıklardsa dolanır olmuş. Sorsalar neredeyse adını bile söyleyemeyecek. 007 mi 0017 mi karıştırır belki de…
Bu Bond olay örgüsü ve sanatsallığı kıstaslarında benim Bond’um değil. Ayrıca hiçbir Bond filmi seyircinin uykusunu getirmemiştir. İşte bu noktada Foster’ın Bond’u zirveye oynuyor.
Zirve anlayışlarımız biraz farklı, ne edersin, sinema dünyası işte, çalkantılı!!!
[Cevap Yaz]