Into The Wild, Sean Penn’in en başarılı filmlerinden. Sinemacı, Emile Hirsch’in şaşırtıcı oyunculuğuyla insan ve doğayı karşı karşıya getiriyor.
Into the Wild bir deneyim. Yaşanması gereken. Görülmesi gereken. Üzerinde durup günlerce, bir ömür boyu düşünülmesi farz olan bir yapıt. Bir şaheser, başyapıt, harika gibi basmakalıp yaftaların boyundurukları altında değeri kısıtlanamayacak bir sanat eseri, yaşam kılavuzu. Yaşamın en saf, gerçekçi, çetin doğasını mesken tutuyor öykümüz. Yaşamı anlatıyor. Yalınlığı küçük küçük cümlelerle şifreliyor. Kendine bir yol çiziyor öykümüzün kahramanı. Ve bu yolun taşlarını en baştan kendisi döşüyor. O var gücüyle çabalıyor, doğa en büyük yardımcısı oluyor. Zaten o da doğanın saf, dengeli, şefkatli ve çıkardan bihaber dünyasına bırakıyor, insanlık canavarının hayat denen arenada sömürmeye, yok etmeye çalıştığı benliğini.

Christopher McCandless (Emile Hirsch) bir maceraperest. Ama somut varlığın gizemlerini, ilginçliklerini görüp, maddeci zevklerini doyurma derdinde değil hiç. O bir ruh seyyahı. İnsan doğasının ve yaşamın kendine özgü matematiğini formül edinmiş özünü keşfetme tutkunu. Çocukluğundan beri yeniliğe açık yapısı temelini atıyor bir nevi. Üniversiteyi bitiriyor. Gayet zengin ve ünlü sayılabilecek bir ailesi var. Önünde okul ve iş yaşamında kariyer, para, belki şöhret, bol zevk olasılıklı bir hayat var ama sadece etrafındakilerin fikir dünyalarında gerçekleşmesi arzulanan. O bir kapanda sanki. Her halinden belli. Bakışlarından, tedirgin davranışlarından, memnuniyetsiz asi tavırlarından. Sıkışıp kalmış kendine göre bu metaya ve somut gösterişe tapan toplum düzeninde. Etrafındaki dünya yaşamıyor sanki. Nefesleri karışmıyor doğaya. Mekanik bir düzende kendilerine biçilen rolleri oynuyorlar, ruhları çoktan büyük vaatler karşılığında satılmış veya uyuşturulup fikir dahi üretemez hale gelmiş. Olayın geçtiği tarihin de manidar bir yanı var zaten, Chris ve etrafındaki hızla metalaşan dünya olgusuyla alakalı. 1990′lar Soğuk Savaş’ın 1 son bulup, Doğu Bloğu’nun2 gücünü, otoritesini hızla yitirip, maalesef ki bir türlü doğru yorumlanamayan ve temelden yanlış uygulanan kapitalizmin aynı hızda hastalıklı ve sakat bir sarmallaşan yayılma gösterdiği yıllara denk gelmekte. Paraya tapınma, kontrolsüz tüketim, popüler kültürün yozlaşmanın en rezil boyutlarında pornografik bir sirk ortamında sergilenmesi, apolitizasyon çabalarının özellikle orta sınıf ve genç nesil üzerindeki sırasıyla göz boyama ve siyasetten korkutma şeklindeki afyonlama yöntemleriyle hedeflenenin çok üzerinde başarılı sonuçlar vermesi. Dahası küresel rekabet adı altında kıtalar ötesindeki ülkelere savaş açıp, sömürge haline getirme girişimleri, hem de modern zamanda… İşte böyle bir dönemde anne-babasının da çabukça etraflarını saran para-hırs-şöhret aldatmacasına kapılıp çıkar hesapları yaptığı bir dönemde, böylesi kirletilmiş, hor kullanılmış, değeri hiç bilinmemiş ve bilinmeyecek yapay dünyadan kaçmayı, belki de sadece uzaklaşmayı koyuyor kafasına. Dediğimiz gibi bu aslında onun doğasında yıllar boyu demlenen, temellenen bir farkındalık. Ve volkan misali patlayıp lavlarını doğaya bırakma zamanı geldiğinde, prangalarından kurtuluyor bir hamlede. Chris’in destansı yolculuğu başladığında, her tanıştığı insanla, her yeni durağında, her adımında aslında bizde kendi içsel yolculuğumuzu oturduğumuz rahat koltuklarımızdan yapıyoruz. Tek farkla, O gitgide kendini keşfedip doğayla bütünleşirken; aksine biz gözlemci olarak doğadan ne kadar kopuk olduğumuzu, kendimizi keşif konusunda nasıl gerilerde kaldığımızı anlıyoruz. O zamanla hafiflerken, bizler pişmanlıklarımızın, sağlıksız ve yanlış kararlarla örülü yaşamımızın ağırlıkları altında eziliyoruz.

Yolculuğunun daha ilk raundunda yanındaki tüm parayı yakması öyle önemli bir adım ve risk ki. Parayı insanlığının yaşam unsuru ve yaşamanın fiili olarak olmazsa olmaz anlamı yapmış bir toplumdan gelip, parayı tamamen mücadelesinde devre dışı bırakması yolculuğun geleceğinde de önemli adımları beklememizin önünü açıyor. Dediği üzere para ihtiyatlı olmayı beraberinde getiriyor ve özgürlüğü engelliyor. Özgür ruhunun peşinden koşan bir can için böylesi elzem bir karar çok yerinde bir davranış oluyor. Ayrıca bu serüvene ne kadar inandığını, mücadeleye çok gerilerden başlamayı bile isteyerek seçtiğini gözlemleyip, sempatimizi bir kat daha arttırıyoruz. Yol boyu çetin doğa şartlarıyla boğuşurken, çeşit çeşit insan modelleriyle de karşılaşıyor. Bazen çok kısa sürüyor ilişkileri, bazılarıyla da çok sağlam dostluklar kurabiliyor. Ama hepsinden birşeyler katabiliyor kendine, gelişim sürecine. Ayrıca tamamen insana ait olan herşeyi arkasında bırakıp gitmiyor. En önemli destekçisi kitaplarını alıyor yanına. Bir nevi sığınma aracı oluyor kitaplardaki insanı, yaşamı derinlemesine bir felsefeyle özetleyen cümleler. Çok önemli bir düsturu tekrarlamaktan kaçınmıyor: Güçlü olmak gerekli değildir, önemli olan güçlü hissetmektir. Sean Penn de ((Into The Wild, Sean Penn’in September 11′daki kısa filmini saymazsanız dördüncü sinema filmi. Penn, bir aktör olarak tanındığı sinema dünyasında yönetmen koltuğuna oturarak son derece başarılı olduğu filmleriyle de dikkat çeken usta bir sinemacı.)) olayların gerçek hayattaki yaşanmışlıklarından kendine geniş bir alan bırakarak bu sözü test edercesine sabrını ölçüyor kahramanının. Yılmadığı, daha da güçlü hissettiği her engel sonrası biraz daha huzura eriyor, kabuğundan sıyrılıyor.
Eşşiz doğa görüntülerini birincil aktör yaparak, yüreklere işleyen, tam manasıyla filmin ruhunun aynası, varoluşçu ve asi şarkı sözleri ile dingin tınının büyülü uyumunun da etkisiyle, destansı havayı manevi ihtişamla birleştiriyor yönetmen. Ağır ağır akan sözler birer kılavuzlar sanki. Doğanın kendine ait ahengine, kendini ifade için seçtiği sessizliğin mistik melodilerine paralel bir yol tutturan müzik ise, doğayla uyumun farklı bir anlatısı sanki. Doğanın melodisiyle insan yapımı müziğin böylesi temaya hizmet eden bir dostlukta birleşmeleri, kaynaşmaları çok nadir görülebilecek bir uyumdur kesinlikle.

Yolculukta her durak yeni bir gelişim devresi, her tanışılan kişi başka bir hayat metaforu çıkarsamamızı yönetmen zengin bir çeşitlilikte görselleştirmeyi başarıyor. Yeterli bir kesinlik içermese de, bu kişilerin ortak paydaları hayatla mücadelelerinde çok başarılı sonuçlar almamaları. Ya hayattan ellerini çekmiş, bir köşeye çekilip durağan olana sığınmışlar, ya da varoş kültürünün kabullenici ve kısıtlayıcı ortamında hareket yeteneklerinden vazgeçmiş tipler olarak resmediliyorlar. Bir nevi Amerikan banliyö insanının küçük modellerini referans alıyor yönetmen. Ama küçük bir kıvılcımla tekrar harekete geçecekmiş hissi de aşılayan ruhlar olmaları da belki genel olarak insan doğasına fırlatılan uzun süreli uykumuzdan uyanmamızı öğütleyen bir bakış olarak da okunabilir.
Penn’in çok önemli bir yeteneği de hikayeyi anlatım modelinde ortaya çıkıyor. Biyografik bu hikayeyi iki farklı anlatıcı ağzından aynı düzlemde birbirini tamamlayıcı, bazen açıklayıcı forma sokarak anlatmaya soyunması özgünlüğü de beraberinde getiriyor. Hem de çok daha açıklayıcı ve aydınlatıcı bir anlatım tutturulmuş oluyor. Chris’in sözlü anlatımına veya geçmişinden bahsetmesine pek rastlamıyoruz. Genelde sözden çok olaylara ve eylemlere yer veren, eylemlerin farklı dilini seyirciye yansıtmaya çalışan bir yol izlemekte. Bunu hemen tamamlayıcı unsursa kızkardeşinin abisinin ardından evde yaşanılanları ve aile geçmişleriyle ilgili çok önemli ve yolculuğun da sebeplerinden sayılabilecek ayrıntıları paralel bir kurguyla görüntülerin sessziliği üzerine mükemmel bir şekilde açıklayıcı unsur olarak bina etmesi. Bir nevi altyazı işlevi görüyor kardeşin yorumlarını da kattığı açıklamalar. Bunun yanında parçalı, dağınık bir kurgu kullanarak ileri-geri gidişlerle yolculuğun özünün daha iyi kavranabilmesini, olayların neden-sonuç ilişkisindeki muğlak noktaların açığa kavuşturulmasını sağlayabiliyor Penn.

Popüler kültürü ve günümüzün yoz, sığ, çıkar temelli, ırkçı siyasetini her zaman eleştiri yağmuruna tutan ve bunu hayattaki duruşuna da yansıtmayı başarabilmiş bir yönetmenden, modern popüler yaşam sistemine karşı bir manifesto niteliğindeki bu varoluşçu dışavurum sürecinde siyasi ve sosyal eleştirilerini beklemekten doğal bir şey olamaz sanırım. Penn, hiçbir zaman kör gözüm parmağa bayalığına ve kolaycılığına kaçmadan çok vurucu eleştiriler yapıyor. Zorlu ve ölüme-yasalara meydan okuyarak yapılan bir rafting sonucu varılan Meksika’daki kent yaşamındaki yozlaşmışlık, yitirilmişlik, gösteriş budalalığı, düşünce yoksunluğu, statükoculuk gibi tanı ve tedavisi çok zor hastalıkların böylesi su yüzünde dolaştığı bir dünyada boğulan karakterimiz, çareyi bir an önce böylesi berbat bir ortamdan, insan elinin değmediği bakir ve saf topraklara kaçmakta buluyor. Kaçak bindiği tren yolculuğu sırasında yaşadığı vahşice bir olay ise çok önemli bir karşılaştırmayı tekrar tekrar yapıyor. Hep sorulan; doğa mı daha vahşi, yoksa insan doğası mı? Bu sekansta kesinlikle cevaptan emin olabiliyoruz. Doğanın sınır tanımaz enginliği ve tüm canlıları kucaklayan şefkatinin büyüklüğü karşısında; ufak hesaplar, çıkarlar peşinde ömür tüketen ve gerektiğinde en temel içgüdülerinden şidete başvuran çaresiz karakteristikler. Bir kez daha insanlar dünyasının şefkatten ve sınırsız hoşgörüye sahip doğadan çok daha vahşi, anlayışsız ve yok edici olduğu ortaya çıkıyor.

Sean Penn, genç yaşına karşın olgunluğun kendine gelmesini beklemeden, ilk hamleyi yaparak hayata korkusuzca bir adım atan Chris’in destansı gerçekliğini yücelten bir modelle zengin, capcanlı, derin bir felsefeyle sarmalanmış tarzda aktarmış peliküle. Belki tüm dinamiklerin Chris‘in lehine işlemesi, antitez olarak tersten bir bakışa yer vermemesi eleştirilebilecek tek nokta olabilir. Ama günümüz dünyasındaki gitgide bayağılaşan, pornografiyle iç içe değersiz ve anlamsız yaşantılara baktığımızda, Chris gibi bir cesur yüreğin mücadelesinin değerini biraz daha yüreğimizde hissederiz. Varsın bir de karşı cepheden bakmasın yönetmen. Zaten her saniyesi inanılmaz gerçekçi zenginlikle dopdolu, umudu böylesi aşılayan, bazı cümleleri ruhumuza birer motto niteliğinde kazınması şart olan bir destan bu. Ruhumuzdaki tüketilmişlikten, kirden pastan arınmamız öğüdünü böyle önemli bir mücadeleden sonra bizlere yadigar bırakan bu cesur yüreğin bizleri darmadağın eden, silkinmemizi bir nebze olsun sağlayan gerçeklik dünyasını, tüm çıplaklığı ve olgun, dingin bakışıyla yaşattı ya bize Sean Penn; varsın birşeyleri de eksik yapsın. Ellerine, yüreğine sağlık demekten başka ne denilebilir ki?


Yönetmen: Sean Penn
Senaryo: Sean Penn
Oyuncular: Emile Hirsch, Marcia Gay Harden, William Hurt, Jena Malone
Yapım: ABD (2007)
Süre: 148dk.
Konu: Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır. 1992′de Emory Üniversitesi’nden mezun olan başarılı öğrenci ve atlet Christopher McCandless, bütün malvarlığını geride bırakır ve 24 bin dolarlık birikimini hayır kurumlarına bağışlar. Otostop çekerek Alaska’ya gider, vahşi doğanın içinde yaşar. Yol boyunca Christopher, hayatına şekil verecek bir sürü karakterle karşılaşır.
- Emile Hirsch, rolünü oynayabilmek için 18 kilo vermiş.
- Brian H. Dierker, aslında rafting sahneleri için danışman olarak tutulmuştu ancak Emile Hirsch’in tavsiyesinden sonra Sean Penn, Dierker’ı Rainey rolüne verdi.
- Sean Penn, filmle ilgilenmeye ilk başladığında Christopher rolü için Leonardo DiCaprio’yu, Ron Franz rolü içinse Marlon Brando’yu düşünmüştü.
- Bütün film, senaryoda geçen gerçek mekanlarda çekildi.
- Emile Hirsch için, Christopher’ın bir ayıyla karşılaştığı, dik kayalara tırmandığı sahneler dahil hiçbir sahnede dublör kullanılmadı.
- Eddie Vedder, film hakkında hiçbir şey bilmeden, Sean Penn ona filmin müziklerini yapması için teklif götürdüğünde anında kabul etmiş.
- Sean Penn, McCandless ailesinden onay çıkması için 10 yıl beklemiş.
- Prodüksiyon, Alaska’ya dört farklı mevsimde çekim yapılması için dört farklı gezi düzenlemiş.
- Açılış sahnesinde Chris’e plastik bot veren Jim Gallien rolü, gerçek Jim Gallien tarafından oynandı.
- Soğuk Savaş: Sovyet Bloğu ülkeleri ile Batılı güçler arasında 1945′den 1990′a kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginlik. Kaynak: Vikipedi [↩]
- Doğu Bloğu, Sovyet Bloğu ya da Demir Perde, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve onun Doğu ve Merkez Avrupa’daki müttefiklerini tanımlamak üzere kullanılmış olan bir terimdir. 1947′de, başta Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Doğu Almanya olmak üzere komünist rejim altına giren birçok ülke Moskova’dan yönetilen bir blok haline gelmiş bulunuyordu. Daha detaylı bilgi için Vikipedi‘ye bakabilirsiniz. [↩]
