![]()
Ne 11 Eylül’müş be, malzemesini eline geçirdiğin tüm türlere uydur, yedir, harmanla, istismar et çoğu zaman, işine gelince çarpıt ve hala tüketmeye, tükettikçe birşeyler üretmeye devam et. İşte bunları düşünerek başlayabiliriz In the Valley of Elah filmine de. Yine mi ABD ve düşmanları, paranoyaları diye illallah gelebilir. Ama en baştan söyleyelim bu film yukarıda saydığım genellemelerin olumsuzdan yana olanlarının hiçbirini taşımayan sapasağlam bir politik film örneği. Ayrıca sadece politik değil, çok da derinlere inebilen, türler arasında da gezinebilen ve bunu layıkıyla dengeleyebilen de bir senaryoya sahip. Amerika bildiğiniz Amerika, orada değişen bir şey yok. Ama öyle değişik bakan bir göz var ki içeriden; işte o ayraç noktası itibariyle türdeşlerinden hemen ayrılabilecek cesareti de kuşanabiliyor.

Hank Deerfield bir asker emeklisi. Tam bir milliyetçi. İlk başta milliyetçiliğinin tanımını tam olarak kestiremiyoruz. Rengi yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor. İlk edindiğimiz izlenim kendi dışındaki dünyayı tamamen düşman saflarında görmediği ama Vietnam Savaşı’nda yer aldığı için önemli bir vatandaşlık görevi yerine getirdiğini düşünen, ülkesinin varlığı için saf duygularla bayrağına bağlı bir kişi. Ülkesinin çıkarları üzerine çok fazla soru sormayan, işgal edilmişse görev icabı oraya gidip tüm gücüyle savaşmayı ilke edinmiş bir karakter. Ayrıca, iki oğlu da askerdir ve biri görevi sırasında öldürülmüştür. Küçük oğlu ise Irak’ta görev almış, oradan dönüşünden kısa bir süre sonra ülkesindeki birlikten kaybolduğu tespit edilmiştir. Baba eski görevinden de feyz ve güç alarak olay yerinde takibi sürdürmeye karar verir ve eşine hiçbir şey söylemeden askeriyenin yolunu tutar. Oradaki sorgulamalarında çelişkili cevaplar sonucu olayın hiç de göründüğü gibi basit bir kaybolma veya firar olmadığını görür. Ve kısa bir süre sonra oğlunun bir yol kenarında yakılmış cesediyle karşılaştığında, olayın gerçek sebebine ne olursa olsun inmeye çalışır. Ve bu noktadan sonra da film esas gücünü aldığı bireyden topluma doğru giden hesaplaşmalar sürecine doğru yol almaya başlar.

Yönetmen Paul Haggis mimli bir isim seyirci ve eleştirmenler tarafınca. Oscarlık filmi Crash bir kesim tarafınca yere göğe koyulamayacak denli bir insanlık ve ABD rüyalar ülkesini eleştiriden yerlebir etme dramıyken; bir kesimde tam bir ağlak, sömürü amaçlı, eleştirir gibi yaparak aslında ülkesini yüceltiyor tarzı yerin dibine sokacak eleştirilerde bulunmuşlardı. Ve aynı kanı In the Valey of Elah’ta da değişmedi. Haggis yine bir kesişen öyküler merkezli hikaye anlatıyor ama Crash’teki gibi tesadüflerden çok olayın çevresindeki karakterlerin amaç ortaklığı yapması şekliyle vuku buluyor. Hank ile polis teşkilatında görevli Emily Sanders’ın yolları olayın çözümünde kesişiyor, bir fikir birliğine girişiyorlar ve önemli simgeleri temsil ediyorlar aslında.

Film ilerledikçe Hank’in milliyetçilik kavramı da bilinmezlik perdesini aralamaya başlıyor. Ters asılan bir bayrağa verdiği tepkiden, ülke gururu ve şanı üzerinden okumalar yapabiliyoruz. Ters asılan bayrağın ülkenin olumsuz durumuna işaret ettiği bilgisiyle, ABD’nin benmerkezci dünya görüşü ve evrenin hakimi imajlarının halka empoze edilmesi gibi etkiler görebiliyoruz. Çocuklarını asker olmaları için baskılamış bir baba figürü karşımızdaki. Ülke görevi ifa etmenin en kutsal görev olduğu konusunu hayatına kazımış bir ruh. Demiştik ya, ülke politikalarını eleştirmek yerine görev icabı müdafaa ayağına ifa işlemine boyun eğen en tipik asker modeli. Çocuğundan da gurur duyuyor, Irak gibi bir cehennemde savaştığı, ülkesini başarıyla temsil ettiği için. Fakat ölümünün gerçek sebeplerinin araştırılma sürecinde belki de ilk kez hayatında askerî bakış açısı dışına çıkıyor ve dışarıdan bir göz olarak yıllarını verdiği, hiç sorgulamadığı askerlik -aslında genel olarak güvenlik- kurumuna ve en kapsayıcı olarak ülke politikalarına bakabiliyor bu sayede. Ve aslında ülkesinin yıllardır kendisi gibi halkının birçoğunu da uyuttuğu palavranın beyhudeliğinin farkına varıyor: ”Ey halkım senin tüm düşmanların bu ülke sınırları ötesinde. Sen iç huzuruna bak, biz evelallah dışarıda güvenliği sağlarız”. Ama bunu yüksek sesle söylerken daha alçak tonda şunu da söylemekten geri durmuyor: “Amma velakin, içerideki düşmanlarla sen de ilgilen. Onlar da huzurunu bozuyorlar”. Burada da açık olarak ötekileştirilen, dışlanan göçmenler ve siyahlar yer almakta. Ve tabi ki bu tarz bir milliyetçiliğin en güçlü savunucuları da güvenlik kurumundakiler oluyor. Baba da bu kendince doğrudan hareketle, oğlunun ölüm sebebini Irak’ta, kendi ülkesindeki iç düşmanlarda arayarak araştırmaya başlıyor. Zaten polis teşkilatının ve askeriyenin en temel savunma argümanları bunlar. Düşman belli, korkular belli, halkın beklentileri belli, çözüm yolları belli. Alışılmış ama köhnemiş bir sistem.

Haggis, dediğimiz gibi tek bir kanala yoğunlaşıp yalnızca olayın peşini bırakmayan acılı baba temasını kullanıp, öyküsünü tekdüzeleştirmiyor. Zaten siyasi temelli olarak belli bir bakış açısına ve olgunluğuna sahip duruşunun yanına, sinematografik anlamda da çok yetkin öğeler eklemeyi başarabiliyor. Babanın olayların peşinden koşarken sistemin arızalı yönlerini yavaş yavaş göstermeye çalışıyor, hem de babanın gözünden. Ayrıca Emily’nin hikayeye dahil olup kararlılığı arttırma etkisi dışında, onun da teşkilat (aslında kadının ülke içerisindeki halinin en net haliyle simgesi) içindeki ayrımcılıktan mustarip tarafını da gösteriyor. Charlize Theron’un gayet doğal ve zorlamasız performansıyla da, kanlı canlı bir karakterde yaratmış oluyor. Ayrıca karakterin başlardaki toy ve pembe gözlüklü ruh halinin, teşkilattaki çürümeyi farkedip, kendi gerçekliğinde yaşamasıyla da daha gözüpek, inançlı, görevinde armutla çöpünü ayırmayı farz sayan bir anlayışa büründüğünü, bilinçli bir polis ve ‘vatandaş’ haline evrildiğini gözlemleyebiliyoruz.

Baba karakterindeki durum ise çok daha çetrefilli ve sözcüklerin hakimiyeti dışına taşan bir ruh halinde. Nasıl ki Emily çalıştığı, ideallerini belirlediği kurumunun ikinci ve nefret edilesi yanını keşfediyorsa; Hank’da ‘kusursuz’ sıfatını gururla yakıştırdığı ülkesinin gerçekleriyle yüzleşmeye başlayınca idraka başlıyor, milliyetçiliğin çok da matah bir kavram olmadığını. Ama ondaki süreç çok daha sancılı işliyor. Sindirimi hiç de kolay değil, dikte ettiği onulmaz doğruların bir bir gerçeklik duvarına çarpıp tuzla buz olması; zihninin asıl gerçekliği kabul etmesi. Ve Haggis adım adım gösteriyor bu değişimi bize. Bunu yaparken sadece ülke değerlerini ve sistemini salt eleştirmek, yerin dibine sokmak amaçlı bir nefretle değil, gayet sağduyulu, inandırıcı ve ayakları yere sağlam basan bir yol tercih ediyor. Baba karakteri en baştan beri sert ve faşizan bir milliyetçi yaftasıyla konumlandırılmıyor. Milliyetçilik tanımı ülkesine bağlı, ülke menfaatlerini ezberletilmiş şekilde savunan bir tipoloji de sunuluyor. Bu esneklikte karakterdeki değişimi bir film süresince daha inanılır kılıyor. Ayrıca ruhsal anlamda gelgitler yaşayışı, bir Latin Amerikalı askeri en kaba haliyle ırkçılık yaparak öldüresiye dövüşü gibi uç bir örnekle görselleştiriliyor. Ve bu değişimi haklı çıkartacak unsurlara geldiğimizdeyse, Haggis’in ne kadar iyi bir yönetmen olduğu konusunda net kararlar verebiliyoruz. Ve aslında neden duygu sömürücüsü olarak adlandırılma bıçak sırtı yergileri aldığını da. Hank oğlunun katillerini ararken, ondan kalan eşyalar arasındaki kamerayı alıyor. Oradaki kayıtlar Irak’taki görüntüler. Haggis kamera kayıtlarını tek bir sahnede gösterip, tüm enerjiyi orada kullanıp etkisizleştirmiyor. Babanın değişim sürecinin en büyük sebeplerinden birisi oradaki görüntüler çünkü. Babanın her yeni çürümüş gerçekle karşılaştıktan sonra görüntülere dalmasıyla bir de orada irkilmesini izliyoruz. Sadece ülkesini koruyan kahraman asker olarak putlaştırdığı oğlunu (tüm askeri düzeni) ve arkadaşlarını, Irak’taki esirlere işkence edip, alay ederken görüyor. Devletin halka empoze ettiği ülkeyi koruma kaynaklı İŞGAL sebebinin içeriğinin nasıl da farklılaşıp, bu boyutlara ulaştığı karşısında irkiliyor. Hele ki askerler arasında tamamen yaygınlaşan uyuşturucu trafiğini de öğrenince, askerlik kurumuna ve askerlere bakışımızda karışık duygulara kapılabiliyoruz. Menfaat odaklı ve haksız yere girilen kıtalar uzaklığındaki topraklara, ülke menfaati pazarlaması altında zoraki getirilen askerlerin yaşadıkları çelişkiler, geçirdikleri travmalar, tüm bu cenemenvari, çıkışsız alemden kurtulmanın ilacı olarak uyuşturucuya sığınmaları gibi sebeplerle askerlere de kızamıyoruz, onlar da bir anlamda kurban konumuna geçiyorlar ama burada çok önemli bir ayrımı da yapalım. Tabi ki Haggis de askerlerin hareketlerindeki sağlıksız ve insanlık dışı gidişatı normalleştirmiyor. Zaten onları eleştirirken, onların da ülke çıkarları uğruna yavaş yavaş kurban edildiklerini; çaresizlik ve çıkışsızlıklarının yansıması olarak da nasıl sapkın davranışlara kayabildiklerini görmemizi istiyor.

Film yüksek sesle haykırdığı meseleleri yanında derinden de başka alt metinleri hüzünlü bir gerçeklikle anlatım zenginliği yaratabiliyor. Baba-oğul ilişkisinin ne sebepleri ne de çözümleri net belli yaraları üzerine ağıtlar yakıyor hikaye. Aradaki iletişim eksikliğinin oğlunu nasıl da buhranlar sırasında daha da biçare bıraktığını hissediyor. Anne figürünün olayda hep geri planda bırakılması, babanın bir şekilde eşini olayların dışında tutma refleksi de aile ve toplum hayatında kadının konumunu, eşitsizliğini vurgulama açısından önemli bir metafor. Ve en kapsayıcı ağıt eskiye. Yani daha saf, köhnememiş, çürümemiş yıllara, insanlara, kurumlara duyulan özlem; değişimdeki olumsuza doğru gitmeye getirilen ağıt. Hank’in olayların çözümünde günümüz teşkilatından hep bir adım önde oluşu; bulguları değerlendirme safhasında çok daha işe hakim duruşu ve analizleri, klişe ve ezberlenmiş moda tetkiklere karşı daha rasyonel yorumlar getirişi gibi faktörlerle bireyden mesleğe, oradan da bir topluma nasıl geriye doğru bir gelişememe krizine yakalanıldığı gösteriliyor Haggis tarafından. Tüm bunlara teşkilatın olayı örtbas etme girişimleri de eklenince doğrunun sadece lafta kaldığı bir sistem ahvali ortaya çıkıyor. Çok olumsuz değerler biçilen finaldeki bayrak asma sahnesi ise benim için gayet ironik ve yaratıcı bir düşünce. Eskinin naifliğini ve daha az kirletilmişliğini, eksikleri ve hataları da olsa daha doğruya yakın özelliklerini yansıttığı için kendine ait eski ABD bayrağını göndere ters çekiyor. Hank Amerika’nın- rüyalar ülkesinin, yenilmez sarsılmaz armadanın- başının kendi içindeki, tepesindeki insan müsvetleri tarafından fena halde belada olduğunu; geçmişe özlemin artık daha da derinden hissedilen hüzünlü bir duygu hali olduğunu daha güzel anlatan bir sahne olabilir mi?

Son olarak oyunculuklara değinirsek, ustalar ustası Tommy Lee Jones zirve yaptığı No Country for Old Men’deki oyunculuğuyla neredeyse eşdeğer bir performans sergiliyor. Babanın derin kaygılarını da, tekinsiz ortamdaki iz sürüşündeki kararlılığını da, yaşadığı şokları da, geçirdiği sancılı değişimi de layıkıyla yerine getiriyor Jones.
Susan Sarandon her ne kadar az görünse de, etkisini, deneyimini doğru ve dengeli kullanışıyla gösteriyor. Charlize Theron ise rolünün ağırlığı altında ezilmeyip, inatçı ve arayışta olan polis karakterinde Jones’a uyumlu bir partner oluyor.
In the Valey of Ellah, günümüz sinema dünyasında türler arasında istismar -ortalama piyasa odaklı- ve gerçekçi gibi ayrımları yaparken sapla samanı birbirinden ayırmamız için çok önemli bir örnek teşkil ediyor. Hiçbir sahnesinde kör gözüm parmağa bir doğruculuk takınmayarak, dingin kamerasının peşine izleyicisini takarak elini attığı her hikayenin ve türün hakkını vererek, sadece yılın değil, alanının da en iyi ve gerçekçi yapımlarından birisine imza atıyor Paul Haggis.

