06 Eki

2 Days In Paris

Film, Julie Delpy’nin hem yönettiği hem de başrolü Adam Goldberg’le paylaştığı bir kara komedi. İlişkileri Paris’te geçirdikleri iki günde değişime uğrayan bir çifti anlatıyor.

Eleştiri

Paris’te İki Gün’ü (2 Days In Paris) böyle özetlemek yeterli gibi gözükebilir ama seyrettiğimiz film bu basit süreci öylesine zengin ve sağlam bir altyapıyla dolduruyor ki; filmin nerdeyse her karesinde modern devir ilişkilerinin ahvalinin ince ayrıntılarını görebiliyorsunuz.

Julie Delpy, Richard Linklater‘in yönettiği o muhteşem Before Sunrise ve Before Sunset‘ten sonra eline kamerasını alıp, üstüne senaryosunu yazıp bayan Linklater-Woody Allen sentezi bir ilişki filmi yapmış. Linklater kadar geveze, zeka dolu, kültürlerarası ilişkileri ve eleştirileri filmine taşırken, Woody Allen kadar da mizahi olup, ilişkinin çıkmazlarına, bıçak sırtı ve uç noktalarına en uygun ve farklı durum ve karakterleri seçebilmiş.

Film günümüz ilişkilerine atıfta bulunarak başlıyor. Jack (Adam Goldberg) ve Marion (Julian Delpy) iki yıldır beraberlerdir ve filmi bize anlatan dış ses Marion’un ağzından dökülenler, modern kent yaşamının ilişkilere biçtiği süreyi aktarır bize: ‘İki yıldır beraberiz, günümüz ilişkileri için bu bir mucize’. Ve üstüne üstlük iki zıt gibi görünen kültürün beraberliğinde. Film aslında iki açıdan ilişkilere yaklaşıyor. Değişen çevresel faktörlerin hem ilişkiye nasıl yansıdığını, hem de iki kültürün birbirlerinin öz kültürlerini nasıl değerlendirdiklerini masaya yatırıyor. Ve bunu olabildiğince geveze, Fransız sinemasına çok daha yakın bir anlatımla yapmaya çalışıyor.

Jack’in Paris’e adım attığı ilk andan itibaren tipik ve karikatür diyebileceğimiz sertlikte hatları çizilmiş bir Amerikalı olduğunu görürüz. Dıştan bakıldığında snob1, alaycı, çevresine karşı duyarsız, ilişkilerinde tutucu, dış kültürlere karşı yok sayıcı ve benmerkezci bir karakter olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film boyunca yaptığı Fransız kültürünü aşağılaması, aksanlı Fransızca konuşma zorlamaları, varoşları Irak olarak nitelendirmesi (ABD’de getto yok sanki), taksi durağındaki tavırları gibi sahneler bu tipin keskin hatlarını tanımlar yapıda. Bir de dünyayı küçük bir mahalleye indirgemesi de, Amerikan halkının dünyayı kendilerinden ibaretmiş sanrılarına bir gönderme niteliğinde sanki.

Marion ise iki kültürden de beslenmesinin getirdiği bir avantajla daha dengeli ve orta halli bir karakter gibi gözükür. Ama film ilerledikçe onun da Fransız tarafının daha ağır bastığını görürüz. Yani ilişkilerinde çok daha serbest, fizikselden çok duygusala ağırlık veren bir moda bürünüyor.

Film ilişkilere bakarken kadın-erkek çatışmaları üzerinden gidiyor. Özellikle aradaki rekabet, üstte olma kaygısı, bu devirde monogaminin mümkünlüğü, eski defterlerin yani geçmişin ilişkide yarattığı depremler ve cinslerin buna farklı tepkileri, ilişkinin ne kadar tüm olan biteni ortaya dökerek yaşanabileceği tarzında çok temel ve değişmez çatışma noktalarına değiniyor. Bunu aslında bir Amerikalı, bir Fransız’ın yaşam tarzını nasıl karşılar modelinde yapıyor. Bu yüzden yabancı kültüre uyum sağlamayı reddeden ve daha da zorlanan, yaşam tarzını anlayamayan bir karakteri izliyoruz ve onun duruşu ilişkinin kırılma noktalarını tayin ediyor. Ve bana göre en kilit ayrıntı olan yabancılaşan insanı gösteriyor bize yönetmen. Marion’un bir sahnede dediği gibi, “Fotoğraf çekmek insanı olayın özünden soyutluyor”. Artık ilişkilerde de hem tarafların birbirine yabancılaşması, yepyeni bir gelişme karşısında anında tökezlemeleri bu savı güçlendiriyor. Hele bir de Jack gibi dilini bilmediği bir ülkede önce etrafından sonra ilişkisinden soyutlanan, yabancılaşan bir tipi görürsek. Artık eşinin her karşılaştığı erkekle neler konuştuğundan kuşkulanması, kendisine edilen her lafı acaba aşağılama mı diye en baştan yaftalaması da bu yabancılaşmaya katkı sağlıyor.

Delpy her iki kültüre de eşit mesafedeymiş gibi duruyor. Onun dediği gibi basit bir gözlem. Kendi kültürünü de eleştiriyor. Özellikle de entellektüel bir bakışın zoraki hakim olmaya çalıştığı aile ve çevre yapısı bu görüşün kanıtı niteliğinde. Uluslarının sanatsal geçmişleriyle övünen ve ukalaca bunun mini propagandalarını yapan aile fertleriyle rastlaşıyoruz. Bu da eski ve yaşlı kıtaya batırılan küçük çuvaldızlar oluyor.

Julian Delpy senaryo ve karakter tahlillerinin çok yoğun yaşandığı, biraz geveze bir film türünü sahiplenmiş gibi. Bunu aklı başında, günümüz siyasi konjonktürüne ve sosyal gelişmelerine duyarlı bir şekilde yapması tabi ki değerini bir kat daha arttırıyor. Ve entelektüel anlamda çok derin, üzerinde tartışılması gereken filmler yapması dileğiyle. Çünkü Paris’te İki Gün bizim böylesi ümitlenmemiz için harika bir başlangıç noktası olma özelliği taşıyor.

Film Hakkında

Yönetmen, Senaryo, Müzik ve Montaj: Julie Delpy
Oyuncular: Julie Delpy, Adam Goldberg, Daniel Brühl
Yapım: Fransa, Almanya (2007)
Süre: 96dk.
Konu: Marion, bir Fransız fotoğrafçı ve Jack, bir iç mimar. New York kökenli bu çift, iki yıldır devam eden ilişkilerini yeniden ateşlendirmek için Avrupa turuna çıkarlar. Venedik gezileri pek iyi geçmemiş, ikisi de gastroenterit olmuşlardır. Paris için daha yüksek umutları vardır. Ama Marion’un İngilizce konuşmayan anne babası, eski erkek arkadaşlar ve Jack’in Paris’teki her mezar taşını fotoğraflama takıntısı ile Fransız prezarvatiflerinin çok küçük olduğunu söyleyip durması, ilişkilerini sonunda uçurumdan aşağı yuvarlayacaktır.

Detaylar

- Marion’u canlandıran Delpy’nin anne babası, Delpy’nin gerçek anne babası.
- Deja Vu’da rol aldığı için Julie Delpy, Adam Goldberg’in filmde yer alabileceğinden emin değildi. Çekim planını geri alması için baskı yapıldı ve ancak Goldberg sonunda sete geldi, on iki saat geç.

  1. burnu havada, megoloman, kendinden başka herkesin aptal olduğunu düşünen itici insan tipi. Kaynak: Ekşi Sözlük []

Yorum yaz

E-postanız katîyen yayınlanmayacak ve paylaşılmayacak. Doldurulması gerekli alanlar * işaretiyle işaretlenmiştir.

*
*